Gönderen: 7.Samuray | 11 Haziran 2012

Ah Güzel İstanbul [1966]

  • Haşmet İbriktaroğlu sabahın erken saatinde kafasını, kaşıkladığı çorba tasından kaldırır, esner, elinin tersiyle ağzını hafiften siler, cebinden tabakasını çıkarır, neredeyse film boyunca ağzından düşmeyecek sigaralardan birini yakar ve kameraya bakarak özgeçmişini anlatır:

Bendeniz Haşmet İbriktaroğlu… Dedemin dedesi Osmanlı sarayında ‘ibrikçibaşı’imiş. Dedem ‘Paşa’, amcam ‘süfera’dan, babam da zengin bir hovarda hem de tüccar.

Beylerbeyinde bir yalıda dünyaya gelmişim. Validem, daha ben bir yaşımdayken yakışıklı bir zabitle kaçmış. Peder, içkide iki hanı ve bir koca köşkü yemiş bitirmiş. Ehh, servetin geri kalanını ayıptır söylemesi biz batırdık, tüccarlığın bir zamane sanatı olarak inceliklerini kavrayamadığımızdan birkaç işten anlamazın aklına uyup birkaç madrabazın eline çevirsinler diye para bıraktık. İflasla beraber yalıyı da sattık. Bir çul artmamacasına geriye kalan ne var ne yoksa hepsini dağıttık.

Şimdi çok rahatız elhamdülillah!

Mütevazı bir meslekte karar verdik, geçinip gidiyoruz. Efenim mesleğim seyyar fotoğrafçılık.

Haa başka bir iş yapamaz mıydım?

Yapardım tabi; ama kendi başıma buyruk olmak istedim. Yani böyle iki üç kuruş için -bu esnada esner- hürriyetimi filan satmak istemedim yani.

Kalkmalı, akşamda bir fazla kaçırmışım ki sormayın.

  • Haşmet İbriktaroğlu, kendisini böyle tanıttıktan sonra yanından ayırmadığı şemsiyesiyle  “GÜNDÜZ ÇORBACI –  GECE MEYHANECİ RIFKI”nın yerinden ayrılır. Boğaza nazır kahvehanelerin, esnafın önünden geçerken hepsinin selamını alır, kendisinden bahsetmeye devam eder:

Paralar suyunu çekince varlıklı dostlar da arayıp sormaz oldular. [Kendisine selam veren kahvehane ahalisini kastederek] Bunlar bizim semtin insanları, ailenin nâmı buralarda hâlâ yaşar. Eh biz de insacılız, kalenderiz.

  • Haşmet, kendisini “insancıl” ve “kalender” olarak tanımlamakta haksız değildir. Zaten birazdan başına gelecek olan olayların temel nedeni de “insancıl” olmasından kaynaklanacak. Ağzında sigarası yürümeye devam eder. İbriktaroğlu’nun yaşı 40 civarıdır. Çevrede kendisiyle evlenmek  isteyen zengin ve entelektüel kadınlar ve kendisine kız vermek isteyen esnaf vardır. Yürürken karşılaştığı bu şahısları da az biraz anlatır:

Bu iki fakülte bitirmiş Leman Hanım. Evinde Fransızca dersi verir. Edebiyat bilgimizi bize vesikalık çektiren öğrencilerden haber alınca bizimle pek alakadar olduydu. Ama okumuş kadınla yuva kurmanın zorlukları vardır.

  • Kendisine talip olan diğer hatunu arabaya binmeden önce görür:

Bu da han hamam sahibi Belkıs Hanım, bizi yakışıklı ve kibar bulurmuş. Ama zengin kadınla evlenilmez ki..

  • Haşmet İbriktaroğlu’nu kendisine layık gören sadece bu iki kadın değildir. Aynı zamanda mahallenin kasabı Salih de onu kendi kızı için ideal bir damat olarak düşünmektedir:

Kasap Salih de benim için efendi çocuk dermiş hep biteviye. Kızı Tombul Ayten, hep böyle pencerede oturur. İsteyen çıkmıyor mu ne? Babası bana vermek istermiş ama esnaf kızı, o da zorluk çıkarır evlenince.

  • Yani anlayacağınız Haşmet İbriktaroğlu 40 yaşında da olsa evlenmek gibi bir fikre sahip değildir. Evlenmek istese bile birlikte olacağı insanlarda kendisine dair illa kusur bulup bu fikri aklından savuşturur. Haa son bi şey daha… Haşmet’in kaldığı evin adı “Kulübe-i Ahzân”  yani “Hüzünler Kulübesi” dir[1]
  • Sigara lafını birkaç yerde ettik, bari izâhatını tam yapalım:

Her şeyden vazgeçtik şu meretten vazgeçemedik. Hem ‘Sipahi’ hem iki paket günde…

  • Daha biri bitmeden cebinden çıkardığı “Sipahi”  marka sigarasından bir dal alıp yenisini yakar. Yani bitmek üzere olan sigara izmariti, paketten çıkarılan sigaraya kibrit oluverir. Haşmet ne kadar sigara tiryakisi olsa da bu konuda derdini “meret” diyerek ortaya koyar. Sipahi sigarasına bu kadar vurguda bulunmasının nedeni her pakette 40 adet sigara olmasından kaynaklanıyor. Yani bildiğimiz sigara paketlerinde 20 adet olduğunu varsayarsak Haşmet ibriktaroğlu’nun günde 4 paket sigara tükettiğini anlarız. Ah be Haşmet, nasıl bir ciğer varmış sen de!
  • Filmin adından da biraz bahsetmek lazım. Safa Önal’ın Ayşe Şasa ile senaryosunu yazdığı bu eserin adındaki “Ah”  serzenişi aynı zamanda “kaybedilenlere” ağıt diye okunabilir.  [1970 yapımı Ah Müjgan Ah filminde Hüsnü Neşedenyana’yı canlandırmıştı Sadri Alışık. Senaryo yine Safa Önal’a aitti. Orada Hüsnü, Müjgan’ı filmin finalinde kaybeder.]
  • “Ahh” vurgusu bu sefer çok farklı bir kaybedişe işaret eder. Safa Önal -ve Ayşe Şasa- “Ah Müjgan Ah”daki gibi kahramanına bir “kadın”ı değil de çok sevdiği “İstanbul”unu kaybettirir. Çünkü Haşmet, İstanbul’a âşıktır, şehrin tortularıyla yaşamaktadır. Kalbinde taşıdığı o güzel istanbul artık yoktur. Aslında İstanbul’la beraber Türkiye’nin yozlaşan portresi ortaya konur. Her tarafta dalavereler her yanda kadın eti peşinde kasaplar… Tiksindiren bir durumdur.

Gerçekte kaldı mı bilmem ama benim gönlümde hâlâ bir güzel İstanbul yaşar.

  • Haşmet, iskelede durup bineceği vapuru beklerken kaybettiği İstanbul’a bakarak iç çeker ve o güzelim sözleri sigara dumanı eşliğinde sarf eder:

Ahhh güzel İstanbul, nasıl da bozulmamış o bin yıllık güzelliğin. Ey canım Boğaziçi, bi zamanlar dedelerimiz de içlenmiş bu güzelliğinin karşısında.

Nasıldı o Bimen Şen’in eski bestesi [Bimen Şen’in bestesi fonda yerini alır]

  • Malı mülkü batırdığından elinde sadece bir adet fotoğraf makinesi kalmıştır,onu da nerede bulduğunu anlatır:

Bu makina aile yadigârı. Nur içinde yatsın Hamdullah Amcam sefirliğinde Fransa’dan almış. Seneler sonra yalının kilerinde rastladım buna. Baktım resim çekmiyor mu, paçayı bizim tarihi makina kurtardı anlıyacağınız.

  • Eskiden “İstanbul Hatırası” diye siyah bir perdenin önünde insanlar fotoğraf çektirirdi. O perdeden bir tane de Haşmet’te vardır. Tatlı dillidir Haşmet, fotoğraf çektirenlerle güzelce sohbet eder. Filmin bu anlattığım kısmında Haşmet İbriktaroğlu hakkında yeterince malumata sahibizdir artık. Bundan sonra onun başına açılacak belalarla ilgilidir. Belirtmeden geçemeyeceğim, filmin temel derdi asla komik bir hikâye anlatmak değil. Bunu da özellikle belirteyim. Çünkü bize neleri kaybettiğimize dair bir hüzünlü ama komik bir hikâye vaadediyor.
  • Devam Edeyim:
    Haşmet İbriktâroğlu’nun mütemadi hayatını hepten değiştirecek olan hatun kişisi “artistik fotoğraf” çektirmek isteğiyle gelir. Haşmet’in,  Sultan Ahmet Meydanı’ndaki seyyar fotoğraf makinesinin karşısına geçer. Ama bu kızda bir tuhaflık vardır. Haşmet, kızla konuştukça işin asıl yüzü ortaya çıkar: Asıl adı Ayşe’dir. İzmirli kalabalık bir ailenin kızıdır. Bütün artist mecmualarını hatmetmiş ve orada bahse konu olan bütün artistlerin hayatlarını ezberlemiştir. Nasıl artistik poz alınacağını da bilir[!] Zaten mahallede kendisine “Artist Ayşe” derlermiş. Ve artist olmak için ağabeylerinin cebinden çaldığı 150 lira ile İstanbul’a kaçmıştır.  Gecekondu hayatından nefret eder. Kendisini çok yetenekli olarak görür. Artist yarışmasına katılacaktır. Lakin tek bir sorun vardır, kendisinin “pistonu”[2] yoktur. Oğuz Baranlı diye biri kendisine sahip çıkmış onu artist yapacağını söylemiştir. Hatta Oğuz Bey o kadar iyi biridir ki İstanbul’da kalacak yeri olmayan bu gencecik kıza kendi pansiyonundan bir oda ayarlamıştır.[Medeniyet Pansiyonu] [Bu pansiyonun daha sonra nasıl bir fırıldak için kullanıldığı ortaya çıkacak. Fransızların Kırmızı Değirmen’i gibi bir isim işte]

  • Velhasıl Ayşe bizim tembel ve miskin Haşmet’e poz verir Sultan Ahmet Meydanı’nda. Haşmet tam fotoğraf çekilecekken makinenin zamanlamasını ayarlamak için uydurduğu sözleri sarf eder:

Al artist hanımın resmini kutuya /Aman düşmesin kirli suya

Karanlıktan çıkıp fotoğraf hâline gelsin/ İnşallah ötekilere benzemesin.

  • Gülüşürler bu sözler üzerine. Haşmet, yeni bir sigara yakarken artist olmak için gelen bu saf kızla biraz daha muhabbet eder. İstanbul’a artist olmak için kaçan Ayşe de kendi sefil hikâyesinden bi parça anlatır:

Beş kardeşiz, iki abim var, öteki ikisi küçük… Babam işsiz, kaza geçirdiydi fabrikada. Memnun olmuşlardır bir boğaz eksildi diye.

  • Sonra çekilecek fotoğraflar çekilir, herkes kendi yoluna gider; ama yolları yine kesişecektir; çünkü Haşmet farkında olmadan bu artist olma heveslisi saf kıza gönlünü kaptırır.

  • Haşmet için artık akşam vaktidir.  “Gündüz Çorbacı Akşam Meyhaneci Rıfkı”nın yerinde arkadaşlarıyla buluşmaya gider.  Arkadaşları her zamanki gibi onu bekliyordur [Aktör Şefik, Balıkçı İbrahim, Bakkal Halil]
  • Aktör Şefik’in biraz morali bozuktur. Haşmet nedenini sorar. Rakı masasındaki bu dört adamın arasında geçecek olan diyaloglar  aslında hiçbirinin umrumda olmayan Ayşe’nin akıbetini ortaya koyar:

Aktör Şefik:  -Parası mühim değil, rol oynayacaksın dediler. Bir de baktık yine figüranlık. 40 lira… 10 lirasını da figürancıya verdik. Raşit Rıza’yla o kadar çalıştıktan sonra gücüme gidiyor vesselam. Kimsenin kabiliyete, tecrübeye, bilgiye, emeğe metelik verdiği yok. Herkes çabuk şöhretin, kolay paranın yoluna bakıyor.

Bakkal Halil: -Eski aktörlere emekli maaşı bağlıyacaklarmış ha ha ha, bozulma da içelim.

[Efkârlı nefesler çekerekten sigarasından] Haşmet İbriktaroğluSenin dediğin milli hastalığımız “her şeyin kolayına kaçmak”.  Bugün öyle bir çocuk geldi bana. Resim çektirmek için, artistik… Hıh, gepegenç bi kız… Saf, temiz, hevesli. Kalkmış taa İzmir’den gelmiş.

[Kafası güzel olan ]Balıkçı İbrahim: -Güzel miydi?

Bakkal Halil[Sinirli bir sesle]: -Utan be, iki çocuk babasısın, sana ne kızın güzelliğinden?

[Ağzından hiç düşürmediği sigarasıyla] Haşmet İbriktaroğlu: -Yahu Şefik, şu bizim kız bugün bir filmciden bahsetti.

[Elinde rakı bardağı, yudumlamadan önce] Aktör Şefik: -Hangi kız?

Haşmet İbriktâroğlu: -Bugün resim çektirmeye gelen canım, artist nâmzedi… Neydi, Ooo, Oğuz Baranlı… Oğuz Baranlı ?

Aktör Şefik:  -Tanımaz mıyım iti, güyâ figüran bürosu vardır ama aslında kadın ticareti yapar. Fuhuşa iter çaresiz kızları

Haşmet İbriktaroğlu:  -Oğuz Baranlı mı?

Aktör Şefik:  -Oğuz Baranlı yaa… Şimdi iş anlaşıldı. Senin kız daha kolay parlayacak. Sinema perdesinde değil ama bir randevu evinde karşılaşırsınız yakında.

  • Haşmet’in yüzünden düşen bin parçadır. Sigara elinde… Bir sonraki sahnede Haşmet İbriktaroğlu’nu “Pansiyon Medeniyet”in önünde yine kendi iç sesini dinlerken buluruz :

Pansiyon Medeniyet… Zavallı Ayşe… Zavallı Ayşecikler… İyi ama sen sadece onu düşünüyorsun. Bizim gücümüz Ayşeleri kurtarmaya yetmez ki zaten.

Yardım mı?

Sadaka verir gibi teker teker…

[Pansiyonun girişinde yazan “Pansiyon Medeniyet” panosuna bakıp]

Eh olur a bu da bi medeniyet. Her şey biz hiç gayret etmeden yolundan gitse !

  • Haşmet, kendince Ayşe’yi uyarmak ve elinden geliyorsa onu kurtarmak için pansiyon görünümlü randevuevine girmenin bir yolunu bulur… Sonrasında hayatı değişecektir. Hem de öyle bir değişecektir ki !!

***

  • Buraya kadar yazdıklarım filmin hepi topu 15 dakikasını anlatıyor. Devamında Haşmet’in başına gelmeyen kalmaz. “Yapmam, alet olmam” dediği birçok duruma meze olur. Her defasında kendisine kızar:

“Ah Haşmettt, tembel Haşmetttt, miskin Haşmetttt…”

  • Özellikle konu olarak “Alafranga” ile “Alaturka” çatışması ibretlik bi dille anlatılır. Bol bol mesaj veren filmleri genellikle sevmem. Hele hele kültürel anlamda “Doğu-Batı Çatışması”nı anlatıp alttan alta bir sürü mesaj veren sürüyle hem kitap hem de film var. İlk defa bu tarz bir filme sevdalandım. Ah Güzel İstanbul filmi , Haşmet İbriktaroğlu ve Ayşe karakterleri üzerinden demek istediğini kitabın ortasından konuşarak ama edeplice ama maharetli bir dille seyredene veriyor. Böyle bir filmin bu topraklar üzerinde var olduğunu bilmek güzel.
  • Sadri Alışıkın oyunculuk gücüne saygı duymak lazım. Bir rol bir adama ancak bu kadar yakışır arkadaş. Hayatta varıyla yoğunu kaybetmiş ve tabi gün geçtikçe âşık olduğu şehri kaybeden bir adam ancak böyle oynanabilir. Bitmek üzere olan sigarayla yenisini yakışı, şapkası, atkısı, paltosu ve nereye giderse gitsin kendisine eşlik eden şemsiyesi… Haşmet İbriktâroğlu bence bu topraklar üzerindeki en iyi sinema karakterlerinden biridir. Ve ete kemiğe-iyi ki- Sadri Alışık büründürmüş.

  • Saf, uslanmaz ve tatlı kız “Artist Ayşe” rolünü Ayla Algan oynuyor. Gerçek hayatında müzik konusunda çok yetenekli olan birinin hem saf hem de çok yeteneksiz bir kızı bu kadar tatlı bir şekilde canlandırdığı görmek, buna tanık olmak… Yani Ayla Algana hasta olmamak mümkün mü?
  • Sadri Alışık ile mükemmel bir uyumu var. Gerçi filmde Haşmet ile Ayşe’nin hayata bakışları ve hayattan beklentileri doğu ve batı gibidir. Öyle bir tezât söz konusu ki filmi izlettiriyor.
  • Haşmet İbriktâroğlu “Alaturka”yı temsil eder. Belki Ayşe tam olarak “Alfranga”yı temsil etmez. Daha çok Alafranga hayattan medet uman yeni yetmeleri temsil ediyor gibi; ama filmin sonlarında ortaya çıkacak olan Galatasaray’dan  “Hıyar Şakir”, bu filmde Haşmet İbriktâroğlu’nun temsil ettiği her şeyin zıttıdır.
  • Haşmet , Hıyar Şakir’e  “Rıfkı’nın Meyhanesi’nde rastlar, nezaketen “Hıyar”ın masasına gider.

[O esnada Hıyar Şakir’in masasında bir ressam, bir yönetmen asistanı ve zengin, züppe bir plak şirketi sahibi vardır]

Hıyar Şakir [Haşmet’e neşeli bir sesle meyhaneyi kastederek]:  -Eheyy çılgın radde, anlat bakalım buralarda ne işin var ?

Haşmet İbriktâroğlu: -Burası bizim yerimiz, asıl size sormalı ?
[Bu soruyu mânidâr bir şekilde masadaki züppelere sorar]

Hıyar Şakir:  -Yerli müziğimizi alaturkalıktan kurtarmak ve alafrangalaştırmak için sosyal etütler yapıyoruz. Buraya onun için geldik.

[“Hıyar Şakir”in bu cevabı karşısında Haşmet İbriktâroğlu yukarıya -Allah’a- bakarak iç sesiyle konuşur:

“Allah beterinden esirgesin”]

[Hıyar Şakir’in lafını tamamlar zengin züppe] Tuncay: -Anlayacağınız halkımızın zevkini batılılaştırmaya, bayağılıktan kurtarmaya çalışıyoruz.

  • Bu Alaturka ve Alafranga mevzusunda filmin “Alafranga”yla bir sorunu yoktur aslında. Var olan kültürün [Alaturka’nın] “aşağılanması” zoruna gider adamın. Bu yüzden eleştiri okları Avrupa’ya değildir. Hatta Haşmet bunu ileriki zamanlarda saçmasapan şarkılarla Avrupa’ya müzik ihrac edeceğini zanneden Ayşe’ye söyler:

Avrupalılar bazı maskaralıkları çok tutarlar ama çoğu zaman da enayi yerine konmaktan hoşlanmazlar.

  • Film enfes sahnelere sahiptir. Galatasaray’dan Hıyar Şakir ile Haşmet’in karşılaşması, Ayşe’nin seyircinin yüzüne tükürerekten okuduğu şarkı… Yine Ayşe’nin başka bir tekneyle beyaz sahne elbisesiyle gelip Balıkçı İbrahim’in teknesindeki Haşmet’e yalvardığı sahne… Bunlar sadece bir kaçı. Randevuevinde basılma zaten başlı başına şahane bir sahneydi:

Maşallah maşallah… Melekler dürttü değil mi haşmet? Bu yaştan sonra randevu evinde ve bu kılıkta… Ah çocuğum ne vardı İzmir’i bırakıp gelicek, ne vardı bana gelip fotoğraf çektiricek Allah Allahhh…

  • O kadar güzel replikler var ki hangi birini ekleyeceğimi bilemiyorum. Yine de son bir kıyak yapıp boğazın ortasında Balıkçı İbrahim’in Haşmet’le olan diyalogunu ekleyeyim:

Haşmet İbriktâroğlu[zulasındaki şişeden bir yudum alkol alıp Balıkçı İbrahim’e sorar]: -Isınmak bizimkisi sen üşümüyor musun yani?

[İçli ama güzel bir sesle hem de denizin ortasında] Balıkçı İbrahim: -Otuz yıllık dostluğumuz var denizle, bize ilişmiyor artık.

  • Eğer gerçekten bir müzik öğrencisi, öğreticisi, icracısı ya da ucundan kıyısından müzikten anlayan biri olsam şu filmi arada mutlaka izlerdim, öyle güzel işte.
  • Filmin senaristi Safa Önal ve Ayşe Şasa’dan bahsetmeden geçmek istemiyorum. Bana göre Türkiye sinemasının hakkı yeteri kadar teslim edilmemiş senaristlerindendir bu ikili. Benzer kaderi paylaşan Sadık Şendil usta için daha önce bloguma not düşmüştüm.

  • Aslında Safa Önal usta için uzun uzadıya yazmak istiyordum. Ama baktım ki “Ah Güzel İstanbul”un kendisi başlı başına bir şaheser, mecburen tıkandım. Yönetmenler elbette baş tacımız ama… Ya arkadaş, bunca güzel senaryo yazıp da yönetmenler kadar adı bilinmeyen ya da hakkı yeteri kadar teslim edilmeyen bu iki ismi anmazsam olmaz dedim.

Haşmet İbriktâroğlu: Sadri Alışık

Artist Ayşe: Ayla Algan

Senaryo: Safa ÖnalAyşe Şasa

Yönetmen: Atıf Yılmaz

Yapım Yılı: 1966

  • Filmdeki diğer oyuncuların hakkını gaspetmiş olmayalım. Figüranlıktan karaktere terfi ettiklerini rahatlıkla söyleyebilirim. Bu filmde kısacık süren zamanlarıyla adeta renk katıyor.

Zambak Düriye: Diclehan Baban

Aktör Şefik: Feridün Çölgeçen

Balıkçı İbrahim: İhsan Yüce

Bakkal Halil: Danyal Topatan

Senaristleri, oyuncusu, yönetmeni’yle eli öpülecek bir kadro bu güzel filmi yaratmış. Sağ olsunlar…

NOTLAR:

  • [1]  Kulübe-i Ahzan, oğlu Hazreti Yusuf’tan ayrı kalmanın verdiği acı ile gece gündüz ağlayan Hazreti Yakup, halkın rahatsız olması nedeni ile yerleşim bölgesinden uzakta bir odacık inşa eder. Burada yüzünü duvara dönüp ağlar. İşte bu odaya “kulbe-i ahzan” denir.
  • [2] Argoda “torpil”.

Sadri Alışık’ın Şafak Mavisi
“5 Şubat 1979’da yazmışım. Sadri Alışık’ı özel yaşamında, söyleşisinde, akşamlarında tanıma fırsatı buldum. İçine dönük, duyarlı bir insandı. Hem Turist Ömer’di hem hiç değildi. ‘Ölümümden sonra ne yazacaksanız, ille şimdi yazın!’ diye tuttururdu. Ben, şiir yazmayı, resim yapmayı, derinliklerde söyleşmeyi seven Sadri Alışık’ı tanıdım. Onun çok güzel şiirlerini okudum ve dinledim. Tanyeri ağarıncaya kadar yatmaz, onun beklediği ‘şafak mavisi’dir. Yağmurlu ve bomboş caddeye -Valikonağı Caddesi’nin sonu- bakmayı sever. Bir sigara yakar. Viskisi yarılanmıştır. Derken yağmur duracak, şafak mavisi belirecektir. Onunla birlikte şafak mavisini beklediğimiz birçok gece şimdi belleğimde canlanıyor. Ya gazino dönüşüdür, ya bir akşam yemeğinden bu saatlere varılmıştır. Kışsa –yukarıda vurguladığım gibi Valikonağı- yazla birlikte Kanlıca. Son yazlar, son güzler hep Kanlıca’da. Yaşama coşkusunu, geçirdiği ağır hastalığa rağmen kaybetmemişti. Gerçi o saatlere kadar oturmuyorduk. Geceyarısından sonra Kanlıca’dan eve dönerdim. Ama Sadri Ağbi şafak mavisinden vazgeçmemişti, gizlice kalktığını, küçük bahçeye çıkıp tan ağartısını beklediğini söylerdi…”

  • Aynı isimde bir film daha var. Sanırım yönetmen Ömer Kavur’du. Fürûzan’ın bir öyküsünden uyarlamıştı. Başrollerde Kadir İnanır ile Müjde Ar’ın oynadığı 1981 tarihli “Ah Güzel İstanbul”un bu filmle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Zaten o filmin çok da iyi olduğunu söyleyemem. Yine de meraklısı için fena ayrıntı değil.
  • Buyrunuz final parçamız : Şehnaz Longa
Reklamlar

Responses

  1. Merhaba,
    Ben edebiyathaber.net adlı sitenin yayın yönetmeniyim.
    Sizin için uygunsa Edebiyathaber için zaman zaman sinema yazıları yazmanız bizi sevindirecektir. Benimle iletişime geçerseniz sevinirim.

  2. […] her filmin. Ama Metin Erksan‘ın “Sevmek Zamanı” ve Atıf Yılmaz‘ın “Ah Güzel İstanbul“dan sonra sinemamıza armağan edilmiş üçüncü “şiir” tadında filmdir. Hatta söz […]


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: