Gönderen: 7.Samuray | 23 Mart 2017

Şebeke/Network[1976]

 

Yönetmen:
Sidney Lumet
Senarist:
-Paddy Chayefsky
Oyuncular:
-Faye Dunaway
-William Holden
-Peter Finch
-Robert Duvall
-Ned Beatty
-Beatrice Straight
Ülke/Yapım Tarihi:
-ABD/1976

Bayanlar ve baylar kötü reytinglerden dolayı, iki hafta sonra bu programdan emekli olacağımı duyurmak istiyorum. Bu program beni hayata bağlayan tek şeydi ve bu yüzden kendimi öldürmeye karar verdim. Bir hafta sonra bu programda beynimi dağıtacağım.
Gelecek Salı’yı bekleyin!”

Uzun yıllar UBS TV’de akşam haberlerini sunan Howard Beale, reytinglerinin yerlerde sürünmesinden dolayı işten atılacak/emekli edilecektir.  Son programı sunarken, bir gece önce yakın arkadaşı ve departman sorumlusuyla konuştuğu tv’de intihar fikrini ekranlardan bu şekilde seslendirir. Ekrandan apar topar indirilen sunucumuz bir gün sonra bütün büyük gazetelerin manşetindedir. Howard Beale karakterinin televizyonda “Modern zaman peygamberine” dönüşü bu şekilde başlayacaktır. Onu pazarlamak isteyenler, kurbanlarını reytinglerinin gidişatına göre kullanacaktır!

Kendimi bildim bileli televizyon vardı. Ölenler, doğanlar, misafirler, evlilikler, hastalıklar, bayramlar, seyranlar… Yani sıradan bir ailenin başına gelebilecek her şey hayatımızda mevcuttu. Herkesin huyu, fikirleri, yaşı, kaşı, gözü, boyu, bir şeyleri bir şekilde değişime uğrarken izlesek de izlemesek de hep evimizin başköşesini televizyon kapladı. Görüntünün rengi veya kalitesi dışında öz olarak anlattığı hiçbir şey değişmedi. Farkında olmadan ailenin bireyi, toplumun bir parçası, gerçek bildiğimiz her şeyin kaynağı oluvermiş televizyon. Kendi gerçekliğimizden kopup ekrana taptığımızı söylesem yanlış bir tespitte bulunduğumu kim iddia edebilir? Network, evlerimize girip neredeyse kutsal bir figüre dönüşen bu yalancı peygamberin arkasındaki gerçeğin ta kendisidir. Gazetecilerin “gerçek” ve “tarafsız” olmakla ilgili iddialı oldukları bu ekrana/”şebeke”ye dair Network filmi bugüne kadar söylenebilecek en doğru repliklere sahip, izlediğim, tek film.

Beni dinleyin!
Televizyon gerçek değildir. Televizyon lanet olası bir eğlence parkıdır. Televizyon bir sirk, bir karnaval, seyahat eden akrobatların, hikâyecilerin, dansçıların, şarkıcıların, jonglörlerin, aslan terbiyecilerinin ve futbolcuların olduğu bir dünyadır. Bir zaman geçirme aracıdır. Eğer gerçeği istiyorsanız, Tanrı’ya gidin. Bilgelere danışın. Kendinizle yüzleşin. Çünkü asıl gerçeği bulabileceğiniz tek yer orasıdır. Bizden hiçbir gerçeği öğrenemezsiniz millet. Biz size duymak istediklerinizi söyleriz. Deli gibi yalan sıkarız. Bizde Kojak her zaman katili yakalar ve Archie Bunker‘ın evinde hiç kimse kanser olmaz. Kahramanımızın başı ne kadar belada olursa olsun hiç endişelenmeyin yalnızca saatinize bakın, film bitince kazanan mutlaka o olacaktır. Biz size duymak istediğiniz her boku söyleriz. Bunların hepsi aldatmaca millet, hiçbiri gerçek değil. Ama siz günlerce, gecelerce orada oturuyorsunuz.  Her yaştan, her renkten, her dinden insanlar. Bildiğiniz tek şey biziz. Burada gösterdiğimiz tüm saçmalıklara inanıyorsunuz. Ekranda gördüklerinizi gerçek sanıyorsunuz, hayatlarınız gerçek olmaktan çıkıyor. Ekran size ne söylerse onu yapıyorsunuz. Ekrandakiler gibi giyiniyorsunuz, ekrandakiler ne yerse onu yiyorsunuz, çocuklarınızı ona göre yetiştiriyorsunuz, ekrandakiler gibi düşünüyorsunuz. Bu tamamen delilik, sizi manyaklar!! Tanrı şahidimdir, asıl gerçek olan sizlersiniz. Biz tamamen sahteyiz. Hemen bütün televizyonlarınızı kapatın.
Hepsini kapatın.
Hemen şimdi kapatın.

Kapatın ve bir daha açmayın.

Şimdi size film hakkında aslında bir çok şey yazabilirim ya da film hakkında yazılmış bir çok yazıya göz gezdirebilirsiniz. Zaten filmin kendi sırlarını, vermek istediğini saklamadan söylediğini düşününce yazacağımın veya yazılanların  ne kadarı bu filmdeki repliklerin/tiratların yerini tutabilir ki? Bence hiç! Mümkünse alıntıları bir daha okuyun. Filmi izlemeye karar verirseniz, gözünüzde daha da anlamlı hâle gelecektir. Ülkenizi düşünün, siyasi ve psikolojik atmosferi, tutuklananlar, yaftalananlar, ekranlardan milyonlara durmadan ama hiç durmadan yalan söyleyen televizyoncular, siyasiler, gazeteciler… Her şey çok kötü durumda. Oysa açın herhangi bir radyoyu, televizyonu, göreceksiniz aslında biz ne kadar da iyi durumdayız! Herkesin ülkemizi nasıl da kıskandığını öğreneceksiniz. Velhasıl “Şebeke” dünyanın her yerinde aynı!

İşlerin kötü gittiğini söylememe gerek yok, zaten bunu herkes biliyor. Bu bir kriz. Herkes ya işsiz ya da işini kaybetme korkusu yaşıyor. Doların değeri beş kuruş etmiyor. Bankalar iflas ediyor. Tezgâhtarlar masa altında silah taşıyor. Serseriler sokaklarda terör estiriyor. Tek bir insan bile ne yapacağını bilmiyor ve bu işin sonu yok. Soluduğumuz hava berbat, yediğimiz yemekler iğrenç. Televizyonun karşısına oturmuş, sanki böyle şeyler olması normalmiş gibi bugün 15 cinayet ve 63 ağır suç işlendiğini izliyoruz. İşlerin kötü gittiğinin farkındayız. Hatta kötüden de beter. Herkes çıldırmış. Her şeyde, her yerde öyle çılgınlık var, ki artık dışarı bile çıkmıyoruz. Evimizde oturup yaşadığımız dünyayı giderek küçültüyoruz ve tek söylediğimiz: “En azından odamızda bizi rahat bırakın. Bana tost makinemi, televizyonumu ve kumandamı verin başka bir şey istemiyorum. Bizi rahat bırakın!” Ama ben sizi rahat bırakmıyorum. Sizden öfkelenmenizi istiyorum. Ayaklanma çıkarmanızı, kargaşa çıkarmanızı istemiyorum. Milletvekillerine yazı göndermeyin. Size ne yapacağınızı söyleyemem. Bu kriz hakkında ne yapabiliriz bilmiyorum, keza ruslar hakkında, sokaklarda işlenen suçlar hakkında. Bildiğim tek şey, önce öfkelenmeniz gerektiği. “Ben bir insanım lanet olası. Hayatımın bir değeri var” demeniz lâzım. Hemen ayağa kalkmanızı istiyorum. Hepinizin sandalyelerinizden ayağa kalkmasını istiyorum. Hemen şimdi kalkın, pencereye gidin ve camı açın, kafanızı dışarı çıkarıp haykırın:
“Deliler gibi öfkeliyim ve buna daha fazla katlanamıyorum!”

Televizyonla uzun süredir haşır neşir olan herhangi bir birey, 41 yıl önce yapılmış bu filmde anlatılanların 2017 yılında da kesinlikle doğru olduğunu, aynı kutunun bize dayattıklarının hiç değişmediğini söyleyeceğine eminim. Televizyon var oldukça bu filmin anlattığı her şey gerçek kalacak.  Çünkü Diana Christensen gibi karakterlerler var olacak. Diana Christensen‘i izlerken eskilerden Reha Muhtar haberciliğini, şimdikilerden Acun Ilıcalı şov programlarını yâd ettim. Çünkü onlar bizim son 20 yılımızın televizyon söz konusu olunca fikir babaları… Neyse ki arada sırada Howard Beale gibi biri nadiren de çıkıp bu insanların kurgularını tepetaklak savuruyor. Oysa önemli olan gerçekleri nasıl veya kime anlattığınız değil, bunun ne kadar paraya dönüştürülebilir oluşudur. Tabi durum böyle olunca Howard Beale’in ömrünün yine reytinglerle sınırlı olduğunu anlarız. Çünkü peygamberler de ölür, modern veya çağdışı!

Sen dünyayı ülkelerden ve insanlardan ibaret gören yaşlı bir adamsın. Ülkeler yok, insanlar yok. Ruslar yok. Araplar yok. Üçüncü dünya ülkeleri yok. Batı diye bir şey yok! Bütün sistemlerin üzerinde tek bir kutsal sistem var. Engin, muazzam örülmüş, etkileşimli, sürekli değişken bir para egemenliği. Petrol dolarları, elektro dolar, çoklu dolar. Reichsmark, rin, ruble, pound ve şekel. Şu an dünyadaki bütün yaşamı belirleyen şey işte bu uluslararası sistemdir. Bugün doğadaki düzeni sağlayan şey budur

21 inçlik ekranınızda ayağa kalktınız, Amerika ve demokrasi hakkında nutuk çektiniz. Amerika diye bir şey yok. Demokrasi diye bir şey yok. Sadece IBM var, ITT var, AT&T var, Dupont var, Dow var, Union Carbide var, Exxon var. Günümüzdeki ülkeler bunlar. Ruslar meclislerinde ne konuşuyorlar sanıyorsunuz, Karl Marx’ı mı?
Onlar da lineer program tabloları hakkında istatistiksel düşünce teorileri, minimal çözümler ve yatırımlarını en düşük maliyete düşürmek hakkında konuşuyorlar. Tıpkı bizim gibi. Artık ulusların ve ideolojilerin hüküm sürdüğü bir dünyada yaşamıyoruz Bay Beale. Dünya, şirketlerin birleşmesinden oluşuyor, acımasız iş kanunlarının merhametsizce çıkarılmasından. Dünyamız iş dünyasıdır Bay Beale. İnsanoğlu çamurdan sürünerek çıktığından beri bu böyle.

Max Schumacher, filmdeki tek “gerçek” karakter ya da bizim sempati duyabileceğimiz tek “insan”. Günümüzde de gazeteden veya çalıştığı televizyondan kovulan insanları gözünüzün önünde bir canlandırıverin.  Son dönemde artan kovulmaları, suskunlukları, içeri atılmaları bir düşünün!  Çünkü Max, yanlışa yanlış, göte göt diyor. Ve kovulmasından daha doğal ne olabilir ki! Hâliyle de “anlatıcı”lığının yanında Diana ile yaşadığı ilişkide bile son noktayı koyarken kendi gerçekliği ile Diana’nın “yaşayan bir televizyon” olması arasındaki farkı bize anlatıyor olması normal. Bunu her tavrından anlıyoruz. Oyunculuklardan bahsetmek gerekirse Max Schumacher‘i canlandıran William Holden‘ın gerçekten iyi iş çıkardığını söylemek lazım. Çünkü Howard Beale gibi uçuk bir karakteri muhteşem canlandırmış Peter Finch  var. Diana Christensen gibi nefret edilesi bir karakteri  nefret ettirecek kadar iyi canlandıran Faye Dunaway var. Ayrıca net olarak “Frank Hackett piçin önde gidenidir” dedirten Robert Duvall var.  Hırs piçliği tescilletiriyor.  Filmi izleyenler de görecektir, bunca acayip yaratığın içerisinde acıyı, aşkı yaşayabilen tek insan karakter Max Schumacher’dir. William Holden’in onu bütün sadeliğiyle canlandırdığını söyleyebilirim. Özellkle aldığı Oscarlara veya aday olduklarına bi göz atın derim. Çünkü büyük patron Arthur Jensen‘i canlandıran Ned Beatty  en iyi yardımcı erkek oscarına aday olur. Max Schumacher‘ın eşi Lousie‘i canlandıran Beatrice Straight da en iyi yardımcı kadın oscarına aday olur ve kazanır. Bu iki yardımcı rolü, film boyunca en fazla 10 dakika görürüz. En iyi erkek ve kadın oyuncu ödüllerini ise zaten alır.

Sen, televizyonun canlı simgesisin, Diana.
Acıya kayıtsız, eğlenceye duyarsız.
Bütün bir hayat tek bir noktaya indirgenmiş.
Savaş, cinayet, ölüm, hepsi senin için şişelerce biradan farklı değil.
Ve günlük iş yaşamı çürümüş bir komedi.
Zamanı ve mekânı bile küçük kareler halinde başa alıp yeniden yaşıyorsun.
Bu delilik Diana! Öldürücü delilik!
Dokunduğun her şey seninle birlikte ölüyor!
Ama ben hariç! Zevki, acıyı ve aşkı hissettiğim sürece ölmeyeceğim.

Filmi belki biraz karanlık bir dille aktardım. Ama filmin dili mizah içeriyor. Anlatımının da bu yönde olduğunu söylemeliyim. Belirtmeden geçemeyeceğim. 1976 yılında Taxi Driver, Rocky gibi hem çok popüler hem de çok iyi iki film dururken Şebeke‘nin neden hem senaryosunun hem de oyunculuklarının Oscar aldığını ancak filmi izleyince insan anlayabilir. Kimileri için “Televizyon dünyasının ahlaksız arka planı” olarak kabul edilecek bu filmde anlatılan hikâye sadece Amerikalıların ya da Batılıların değil günümüze kadar Televizyonla muhattap olmuş herkesin hikâyesi olduğu kesin.

İyi bir film izlemek istiyorum ama neyi izleyeceğimi bilmiyorum diye kara kara düşünmeye gerek yok. Oturun izleyin. Son tavsiyem: Daha önce The Truman Show (1998) veya The King of Comedy (1982) gibi televizyon eleştirisi yapan filmlerle birlikte izlemenizi öneririm.
Sonra bana teşekkür edeceksiniz.

 

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: